Sabahın kör karanlığında gözlerimi açtım yine... Bir gece önce gördüğüm o korkunç üç kare fotoğraf geliverdi. Birdenbire ve ard arda. Üçünde de bir canlının son anları paylaşılmıştı.
İlk kare- En küçük ırktam bir yorkshire terier'inin 3 yavrusu ile sezeryanden çıkmış karnı dikilmeden yavruları çevresinde, ruhunu teslim etmiş fotoğrafı. (Bu kadar küçük ırkların doğum yapmamaları gerektiğini bilmesi gereken sahiplerinin süt anne arayışı ile koymuş olduğu bir fotoğraftı.)
İkinci kare- Bir ineğin ayaklarının dibinde yavrusu karnı yarılmış, bağırsakları dışarıda mezbahaya götürülmek üzere kamyona bindirilişi.
Üçüncü kare- Sarı küçük bir kedi yavrusunun yine bir cani tarafından üzerine benzin dökülüp yakılması ve yavrucuğun çılgınlar gibi alev alev koşması. (bu arada videoyu sonuna kadar izleyemedim ancak nedir bu diye anlayana kadarki bakışım)
Bunları özellikle arayıp mı buluyorum? Hayır! Sosyal medyada sayfalarımda gezinirken göz attığım paylaşımlardan birkaçıydı. Ama öyle bir kazınmış ki belleğime beni 04:00'te mide bulantısıyla uyandırıp bütün gün hasta ediyor...
Bu canilerin nasıl ve kimler tarafından yetiştirildiklerini düşünüp, bu acımasız dünyada işkenceyle ölen canlar için uyanıp uyanıp ağlıyorum. Bu canavarlarla aynı dünyada yaşamaya dayanamıyorum.
Bunları yapanların, neden olanların, aynada gördükleri canavarları merak ediyorum!
AY
NA
ayna
29 Temmuz 2020 Çarşamba
19 Nisan 2016 Salı
UYKU
Yeniden uyumamı istiyor. Gözlerim
açık direniyorum yeniden dalmamak, uyumamak için. O kadar derin, uzun
uykulardan sonra kolay mı?
Evet dile kolay! On yıl. On yıllık uykunun ardından
tekrar uyunur mu? Geceler bile gündüz gibi aydınlıkken karanlığa tekrar dönülür
mü? Deniyorum onu zaman zaman, uyuyacakmış gibi yapıp kandırıyorum.
İki
kumarbaz gibi birbirimizi deniyoruz zaman zaman. "Mış" gibi yapıp,
söylenecekleri içimizden söylerken rollerimize devam edip replikleri
fısıldıyoruz, birbirimizin sağır kulaklarına. Öpücükler kondururken usulca, içimden hadi şimdi istediğim gibi sev beni, sevebilirsen diyorum; o
da bana ciddi bir şekilde “burnum hep tıkalı,
nefes alamıyorum” diyor. İçinden geçirdikleri de bir o kadar sesli.
Bundan sonrası eskisi gibi yürümez
bunu ona nasıl anlatırım. Anlatsam anlar mı? Razı mısın desem? Daha
söylemeden anlasa, kelimelerim dökülmeden dudaklarımdan yakalasa, cevaplasa
soruları…sorulmadan. Çözümlerimi serse ayaklarıma… Affedebilirdim! Yapmayacağı itirafı, inkarından inandırıcı olsa...
Bir od’a
yanmadıkça ben, donarım; hayatın ılık
rüzgarı yalamazsa yüzümü, ben solarım; yaz yağmurlarıyla ıslanmadıkça tenim, ben
kururum; başımda sevda bulutları dolanmadıkça ben, kanarım; beni benden alacak
bir can olmayacaksa eğer ben, dumanım.
3 Eylül 2014 Çarşamba
Erkeğin kafası çıplak olduğu sürece hiçbir örtü kadını yeterince örtemez...
Kadının ne giydiği neden bu kadar önemli? Doğası gereği bu kadar zengin giyim kuşama sahip olan kadın aynı örtü altında birbirine benzesin diye, birileri neden uğraşıp duruyor?
Hiçbir örtü kadını yeterince örtmeyecek. Çünkü erkeğin kafasında mütemadiyen çıplak.
Aslında insan ırkının devamı için bu tahrik bir gereklilikken, hiç bir inanç için neden uygun değil?
Kadın erkeği baştan çıkarmamak için örtünmeli. Aksi takdirde, günah! Dolayısı ile üreme eylemi bir de bir günahtır. Erkeği günaha sokan, tam da bu yüzden, kadındır!
Erkeğin kafasındaki kadın ne kadar çıplak ya da giyinikse, dışarıdaki kadın o kadar giyinik ya da çıplaktır. İşte, tam da bu yüzden, aynı dine mensup insanlar bile karar veremiyorlar; bir kadın ne kadar günahkar(çıplak) ya da değil...
Kim, nasıl, ne zaman soktuysa çıplak kadını erkeğin kafasına ; o zamandan beri erkek, çıplak kadının yaptırım gücünden korkuyor. O çıplak kadın uğruna göze alabileceklerini; rakibi her erkeğin göze alabileceğini bilmesi aslında onu korkutan... Mülkiyetçi yapısı, kendine ait olanı(!) diğer erkeklerin çekici bulamayacağı hale getirmesi için zorluyor erkeği. Örtünün ölçülerini belirleyen yine kafasındaki bir başka kadın. Kafasındaki kadın makyaj yapmadığında ya da uzun bol şeyler giydiğinde onu tahrik etmiyorsa, dışarıdaki kadın da o şekilde giyinmeli .. Kafasındaki kadın başını kapattığında onu tahrik etmiyorsa, dışarıdaki kadın başını örtmeli.. Kafasındaki kadın çarşaf giydiğinde onu tahrik etmiyorsa, dışarıdaki kadın çarşaf giymeli diye çok kolay ikna oluyor. Tüm kadınların çarşaf giymek zorunda olduğu bir yerde yaşamaya başladığında, kafasındaki çarşaflı kadından tahrik olmaya başlayacak ve çarşaflı kadından yine yeniden ölesiye korkacak. Ve belki de son çözüm kadının evden dışarı hiçbir şekilde çıkmaması olacak. Ki dünyada örnekleri de yok değil.
Peki erkeğin kafasındaki kadın imajını kim oluşturuyor? Yaradanın, insan türünün devamı için erkeğin kafasına koyduğu çıplak kadını, sadece ve sadece erkeğin annesi giydiriyor.
Kadının örtüsünü biçen, diken kadınsa, kadının da bir korktuğu olmalı öyle değil mi?
Kadının korkuları erkeğinki kadar basit değil? Doğal ve basit olandan korkan erkek, kadının komplike ve çok yönlü korkularını algılayamaz, anlayamaz. Kadının oyununa gelir ve içten içe bu oyunda kadının rolünü de bilir. Kadını cezalandırmak, etkisiz hale getirmek ister. Ve erkek kadını bir eşya, bir yük haline getirerek, onu yöneten kadından intikamını almış olur.
Kadının korkusu, neslin devamını sağlamaktan başka hiçbir işe yaramayan erkek değil; yine kadındır oysa. Kendinden; yaşlı kadın, genç kadın, tecrübeli kadın, tecrübesiz kadın, zengin kadın, fakir kadın, akıllı kadın, aptal kadın, sarışın kadın, esmer kadın, kapalı kadın, açık kadın, zayıf kadın, tombul kadın, makyajlı kadın, naturel kadın, öteki kadın, beriki kadındır. Hele ki kendine güveni yoksa ve iyi bir eğitimi de yoksa, vay haline. Bütün dünyadaki kadınlar onun için potansiyel korku kaynağıdır. Önlemi alınmalıdır. Kocasının annesi tarafından belirlenmiş kendi imajını; ufak tefek, dönemsel farklılıklarla, bir sonraki kuşak erkeğin kafasına işler. Bütün kadınlar ona benzediğinde hiçbir tehlike kalmayacaktır.
Yaradan ve doğuranın erkek üzerindeki gücü, zürriyetin devamı söz konusu olduğunda birleşirken, erkeği tahrik eden kadın söz konusu olduğunda, savaşırlar. Hesaba katılmayan, mütemadiyen çıplak olan kadın, herşeye rağmen erkeği baştan çıkarsa da mülkiyete girdiğinde, annenin imajına o ya da bu şekilde uymak zorunda kalacaktır.
AY
NA'ya bakmak cesaret ister...
4 Ocak 2013 Cuma
Paylaşılan Ayrıcalıkların Ederi
Seveceğiniz insan yaşamınıza başkalarıyla paylaşamayacağınız ayrıcalıklar getirsin istersiniz.
Sevgi bir inanç davranışıdır. Sevgisi az olanın inancı da azdır.
Bir gün gelir seversiniz. Ve başkalarıyla paylaşılamayacak ayrıcalıkları paylaştığınızı düşünürsünüz. Sevdiğinizin size olan sevgisine inancı bittiğinde; bir de bakarsınız ki sizinle paylaştığı, paylaşacağı ayrıcalıkları bir başkasıyla paylaşmaya başlamış.
İşte o an sevginize olan inancınızın yerle bir olmasına ne engel olabilir? Ya da bundan sonrasında paylaşacak olduklarınıza ayrıcalık diyebilir misiniz? Peki ya o bugüne kadar paylaşmış olduklarınız; onlar ayrıcalık olarak anılmaya layık mıdır artık...
AY
Sevgi bir inanç davranışıdır. Sevgisi az olanın inancı da azdır.
Bir gün gelir seversiniz. Ve başkalarıyla paylaşılamayacak ayrıcalıkları paylaştığınızı düşünürsünüz. Sevdiğinizin size olan sevgisine inancı bittiğinde; bir de bakarsınız ki sizinle paylaştığı, paylaşacağı ayrıcalıkları bir başkasıyla paylaşmaya başlamış.
İşte o an sevginize olan inancınızın yerle bir olmasına ne engel olabilir? Ya da bundan sonrasında paylaşacak olduklarınıza ayrıcalık diyebilir misiniz? Peki ya o bugüne kadar paylaşmış olduklarınız; onlar ayrıcalık olarak anılmaya layık mıdır artık...
NA
22 Kasım 2012 Perşembe
Göçebe'nin Ruhu
Göçebe ruhum ebedi dinlenme yeri
olan benliğine kavuştu. Kutlu olsun bana ve beni tanıyan herkese! Kendime ihanet
eden hep kendim oldum. İhanetlerin hesabı sorulup hesabın tamamı
kapatılmalı. Doğduğum gün…yani başladığımda tamamen günahsız mıydım? Bir önceki yaşamdan tertemiz
mi gelmiştim bu yaşama? Önceki yaşamların cezası ya da ödülü müydü bu yaşam
bana? Önceki yaşamlar diye birşey yok muydu yoksa...olsa da olmasa da hep sorguladım “neden ben” diye? Beni ben olarak bu dünyaya
getiren; benim için birtakım hesaplar mutlaka yapmış olmalı diye düşüne
düşüne alırdım yollarımı.
Öğrendiklerim
öğretebildikleri kadardı hep, fazlası için uğraşmaya çalışmak ruhumda olmayandı. Beklenen oldum hep, fazlası asla değil.Başarısız ilan edildiğimde; yalanlamadım
kimseyi. Övüldüğümde; layık olmaktan da geri durmadım. Kendimi bir
türlü uygun koşulları bulupta açamayan bir çiçek gibi hissettim hep ama hep.
Halbuki ağaç bile olabilirdim çoktan. Çiçek açmış ve hatta meyveler vermiş.
Bana öyle olduğum söylenseydi eğer… Söyleyecek olana söylenmiş miydi ki bilsin? Başı sonu yok! Neden
ve sonuçlarının hepsi ama hepsi kendi içinde bir kısırdöngü. Anlamak için uğraşmamalı, olduğu gibi kabullenmeli.
Olduğum gibi kabullenilmeliyim.
Ve sevme, sevilme ihtiyacım
yüzünden, gönüllü teslim ederken kendimi, bana yakıştırılan benim
için uygun görülen kalıplara dökülmüşüm eritilip. Sonrasındaysa kendimi de inandırmak için ikna etişim, edilişime izin vermişim… Başarısızlık korkusu içimde yeşerirken
maymun iştahlılığım, iradesizliğim, riyakalık ve bencilliğim çıkmış yüzeye. Her
insanın hamurunda var olan iyi ve kötüler uygun ortamlarda hayat bulup ruhlarına
hakim olur. Bencileyin öyle. İyi ve kötü hep bizimle yaşayan öne çıkmak için
birbirleriyle mücadele eden iki kardeş. Aralarını bulan ya da bozan,
birbirlerine ikna eden, izin verdiklerimiz. O halde kendi doğru ve
yanlışlarımızı bir anda silip başkalarınınkini
sahiplenmek niye? Sevilmek, takdir edilmek, başarmak için, hayallerimize
kavuşmak amacıyla ödün verdiklerimizdir aslında bizi tam da bu saydıklarımızdan
uzaklaştıran. Kendi mutluluğumuz ve özgürlüğümüzden; onlarınki için vazgeçerken
aslında kaybederiz… hem de hepsini. İsyanlarımız, suçlamalarımız sonunda
anlarız ki artık onlar tarafından sevilmek ve takdir edilmek umrumuzda bile
değildir. Peki niye vazgeçmiştik kendimizden? Hatırlayamayız bile artık. Senin için! dediğiniz kişi çoktan sizden
vazgeçmişken…
Hala devam
edebilecek güce sahip misin? Bu yolda daha ne kadar ilerleyebilirsin, düştüğün
çukuru daha ne kadar derin kazarsın? Kazmaktan yorulmadın mı? Kazarak öbür
taraftan çıkılmaz; anlamadın mı hala, geri dönüp yukarı bir bak! işte
gökyüzü orda tek çıkış yolu tırmanmak. Kazmaktan daha fazla yormayacak seni. Tırnakların sana verdikleri kürekten daha güçlü. Birinin seni sevmesi için kendini
sevmen gerekiyor önce. Kendini geri kendine vermelisin. Ayrı gayrı
özgür bir ruh ol ki uçasın. Bir de
bakmışsın tırnaklara ihtiyacın bile kalmamış. Kanatlar seni çukurlardan mütemadiyen uzak
tutacak. Bundan sonra
esaret altında olmadan yaşayıp kendi doğru ve yanlışlarıyla yaşamda ileri hep
ileri adım atacak; yükseleceğim alabildiğine ve yükselteceğim, bana ait olanı
benden almalarına hiçbir zaman izin vermeden. Artık kimse tutamaz kendimi.
5 Kasım 2012 Pazartesi
GÖÇEBE
Öyle bir aşka tutulursunuz ki ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.
Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında…
Gözyaşlarınızda, parmak uçlarınızda, bakışınızdaki pırıltıda, kahkahanızdaki tınıdadır.
Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında…
En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır;
iç çekislerinizin sebebi, düşüncelerinizin demir atmış sandalıdır; nazlı nazlı salınan...
Gözyaşlarınızda, parmak uçlarınızda, bakışınızdaki pırıltıda, kahkahanızdaki tınıdadır.
Korkularınızca saklandığınız sığınağınız, coşkularınızca öpüp, koklayıp canınıza sokarcasına kucakladıgınız, göz bebeğiniz…
Sevdanız; riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır... Sınırsız ve nihayetsiz...
Hep hiçe sayılmış, itilmiş hiç mi hiç anlaşılmamış.
Varsın olsun “Ölmek var, dönmek yok”tur sizin için.
Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını…
Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını…
"Tut ellerimden... yoksa bitecegim..." yakarışlarınız... sessiz çığlıklara dönüşür.
Tutkulu sevdanızın gizli hançerleri başlar parıldamaya…
“Çek git! Dönüp bakma arkana... terket!” diye gürler, taşar içiniz…
Madem ki siz böylesine tutkunken, o başka sevdalara gitmiştir,
Tutkulu sevdanızın gizli hançerleri başlar parıldamaya…
Şuranızdan buranızdan eleştirilmeye başlanırsınız.
Yanınızda bir an bile durulmaya tahammül edilemez olursunuz.
Aşkın gözü de kör değildir artık; bastırılmış itirazlar çagıldar, yukselir derinlerinizden…
Böyle süremeyecegini bilirsiniz. Siz de o değişsin istersiniz.
O...mecburiyetlerinize, seçeneksizliğinize yorar sevginizin büyüklüğünü.
Böyle süremeyecegini bilirsiniz. Siz de o değişsin istersiniz.
O...mecburiyetlerinize, seçeneksizliğinize yorar sevginizin büyüklüğünü.
Hem sizinle yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını arar... ve de bulur.
Sizinse şüphe tohumları ekilir yureğinize...
Dalıp gitmeleri.. sevginize.. yaşanılan ve yaşanılacaklara ihanetidir.
İhanet eder size!.. Yeminlerinizin onu vuracağını bile bile.
Bilir ki sizin için ihanetin bedeli sondur...derin uykulara yanlız düşmektir...ölümdür.
“Çek git! Dönüp bakma arkana... terket!” diye gürler, taşar içiniz…
Benliğinizdeki fırtınalar savurur durur duüşüncelerinizi.
Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı yırtan o rüya, bir kabusa dönüşür…
Kapatırsınız gönlünüzün kapılarını, yasaklarsınız kendinize… ki acıtmasın.
Ve hoyrat... artık bakmazsınız kendi yüzünüze…
"Dağıttığı bu ten ve ben şahidim" der aklınız,
Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar, mahkum eder.
Mühürler dudaklarınızı.. yırtar atar... siler defterden…kanatır.
“Bir anlık gafleti, tek hatasıydı, affet…” dersiniz ama anlatamazsınız yüreginize...
Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar, mahkum eder.
Mühürler dudaklarınızı.. yırtar atar... siler defterden…kanatır.
“Bir anlık gafleti, tek hatasıydı, affet…” dersiniz ama anlatamazsınız yüreginize...
Ayrılırsanız nefes alamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de yaşayamazsınız.
İhanetten kırılmıştır yüreginiz; severek, terk etmeleri denersiniz…
İhanetten kırılmıştır yüreginiz; severek, terk etmeleri denersiniz…
Ya da terk edemez; kendinize ihanet ederken gururunuzu terkedersiniz...
“Madem öyle"lerin çağı başlar bundan sonra…Madem ki siz böylesine tutkunken, o başka sevdalara gitmiştir,
Madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde “günah ta sizden gitmiştir”.
Lanet ederek bu ihanet bulaşmış sevdadan cekip gitmeleri düşünürsünüz.
Lanet ederek bu ihanet bulaşmış sevdadan cekip gitmeleri düşünürsünüz.
Daha özgür olacağınız limanlara demirlemeyi bir süre…
Ruhunuz soyunurken yeniden hayata... ruhun göcebe çağı da başlar …
Sonra… ansızın kapı aralıklarından süzülüp gelen anıları ağırlarsınız...
Aşina kokusunu özlersiniz... belki binlerce kez tuttuğunuz yabancı ellerini...
uçlarındaki boşluktan dişlerinin göründüğü gülüşünü, derin uzak duruşlarını,
ille de müşfik sevecen bakışlarını...
Bir anlığına bile olsa... gittiğinde... dünyaya hasretinizi haykırırsınız; hava, su, rüzgar
Bir anlığına bile olsa... gittiğinde... dünyaya hasretinizi haykırırsınız; hava, su, rüzgar
kulağına fısıldasın diye…
Durup durup “Seni hâlâ seviyorum” diye bağırmak geçer içinizden…Diliniz varmaz..
Onun yalan aşkından büyük gururunuz izin vermez...söyletmez size...söyleyemezsiniz ...Lâl olursunuz.
Tövbeleri, vaadleri, sarıp sarmalamaları ateşlere sürüklerken sizi, yüreğiniz taklalar atar göğsünüzde.
Akıl baştan çıkar... istemedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
Anlarsınız ki bir çaresiz aşk-hastalıktır- artık bu!..
Ne onunla olur, ne de onsuz çekilir hayat…
Med-cezirlere kapılıp...Bir kısırdöngü içinde kaybolursunuz...
Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek...
Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek...
Hem ondan vazgecmek, hasretini tarihe gömmek arzusu ,
Ve hep "Ya peki o .....?” kuşkusu içinizde…
Böyle sevemezsiniz; terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz... tıpkı aşkınız gibi...göçbe.
Böyle sevemezsiniz; terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz... tıpkı aşkınız gibi...göçbe.
AYNA
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
